Çok eski zamanlarda, bir ailede müzik aleti varmış, fakat onun nasıl çalındığını tamamen unutmuşlar. Yeni nesiller geldikçe onun bir müzik aleti olduğu bile unutulmuş.
Çok büyük ve çok yer kaplıyormuş. Evde boşu boşuna yer işgal ettiğini, çok gereksiz olduğunu, saklamanın bir anlamı olmadığını düşünen aile bir gün onu atmaya karar vermiş. Ve sokağa çöpün yanına bırakmışlar. Attıktan sonra birkaç saatliğine de çarşıya çıkmışlar.
O gün sokaktan geçen bir dilenci müzik aletine dikkat kesilmiş. Çünkü eski bir müzisyenmiş. Başına oturmuş, başlamış çalmaya… Dilenci kendini müziğe kaptırmış çalmaya devam ederken duyan herkes evinden çıkıp yanına gelmiş ve o sırada ailede çarşıdan geri gelmiş. Gördükleri karşısında çok şaşırmışlar.
Dilencinin çaldığı enstrümanın büyülü sesini hayranlıkla dinliyorlarmış. Zaman sanki durmuş. Hayat durmuş. Herkes kendini bu harikulade atmosfere kaptırmış. Yakın çevrelerden sesi duyan herkes, büyülenmiş gibi bir bir sokağa geliyormuş. Dilenci durmaksızın çalıyormuş. Böyle iki saat geçmiş. Dilenci sonunda alkışlarla tebrik edilmiş. Müzik aletinin sesini ilk defa duyan aile bin pişman olmuş. Çöpe attıkları müzik aletini hiç yakışmayacak şekilde dilenciden hemen geri istemişler.
Dilencide “O artık sizin değil, çünkü bir müzik aletini kim çalabiliyorsa ona aittir. Başka sahibi de yoktur. Yıllardır sizin evinizde kalmış olabilir ama o size ait değil. Ona hiç değer vermediniz, çöpe attınız. Artık yeni sahibi benim” demiş.
Ve tabii ki tüm kalabalık dilenci ile aynı fikirde olduklarından hak vermişler. Ve toplanan halk; “Bir enstrümanı kim çalabiliyorsa ona aittir ve sahibi odur.” demişler.
KISSADAN HİSSE
İnsan maalesef kaybetmeden değer kıymet bilmez. Minnettarlığını en çok hak eden şeyleri çoğu zaman hafife alır. Her zaman orada olacağını düşünerek sıradan görür. Hayatının içinde var olan gerçek nimetlerin farkında değildir. Görmezlik, umursamazlık, aldırmazlık sergiler ve çoğu zaman da ne yazık ki nankörlük eder. İşinin, eşyasının, arkadaşının sevgilisinin değerini kaybettiğinde anlar. Hatta kaybedene kadar, neye sahip olduklarını bile bilmediklerini söylerler. Halbuki İnsanlar sahip olduğu şeyin, her zaman farkındadır, sadece o şeyin gidebileceğini ve kaybedebileceklerini hiç düşünmezler, aklına bile getirmezler. Oysa mutluluk; sahip olamadıklarını elde etmek değil, sahip olduklarına şükretmektir.
İnsan bunu idrak etmediği ve anlamadığı takdirde tıpkı kıssadaki gibi, bir gün işinin ehli bir müzisyen çıkar, gelir. Ortaya büyülü bir beste çıkarır. Herkesi hayran bırakır. Enstrümana hak ettiği değeri verir, ışığını yeniden canlandırır. Ve yine hikayedeki gibi kaybedenler ardından sadece bakakalır. Büyük pişmanlık yaşar. Fakat ne demiş atalarımız; “Son pişmanlık fayda etmez.”
Her tohum kendi elverişli toprağında çiçek açar. Her bitkinin açtığı bir iklim vardır. Her şey ehlinin elinde hayat bulur.
Şair ne güzel söylemiş “Ehline denk gelmeyen her şey ziyan olur. Canda, inci mercan da…”
Ya insan… Nasıl can bulur, nereye aittir?
Kalbi neredeyse oraya. Kalbi sizinle olanları gücendirmeyin. Gitmesine göz yummayın sonra pişman olmayın. Onun yerine sevgi ve emek verin.
Ne demiş Hz. Mevlâna; “Yüreğimiz; Kıymet bilene emanet.”
Geç olmadan, güç olmadan, kaybetmeden; zamanında önemsemen ve kıymet bilmen dileğimle…